Anasayfa KÖŞE YAZILARI Davetli Milli Misafirlerimiz.

Davetli Milli Misafirlerimiz.

17 min read
Davetli Milli Misafirlerimiz. için yorumlar kapalı
371

 

Tarihin en kaotik ve tehlikeli zaman diliminde bu dünyada yaşamak bizim kaderimizmiş.

Hibrit bir savaşın tam odağında yangının bizi sarmaması için dua ediyoruz.

Yaşadığımız coğrafyadaki hâkim renk ateş, kan ve gözyaşının medyana getirdiği kızıllık. Bu kızıllık gün batımı mı, yoksa şafak mı söküyor bilemiyoruz. Ancak içinde bulunduğumuz alacakaranlık; trajedinin ve dramın hâkim olduğu detaylarla çok daha ürkütücü bir hal alıyor.

Birçok alt başlığı üzerinde söylenecek çok söz var. Bunların en önemlilerinden birisi de sonradan türetilmiş DAEŞ/İŞİD gibi şeytani örgütlerin vahşetinden; savaşın vahim yan etkileri olan açlık, yokluk, yurtsuzluk, işsizlik, can ve mal güvenliği yoksunluğundan kaçan göçmen ve mültecilerin geleceğidir.

Bizler töremiz ve kültürümüzün gereği olarak darda olan herkese kucak açar, kapımıza geleni geri çevirmeyiz. O saatten sonra kapımızdaki bizim misafirimizdir.

Onu ağırlamaya gayret ederiz. Kilerdeki son yumurtamızı ona kırar, son somunumuzu önüne koyarız. İhtiyaçlarını gideririz. Bedenini ve gönlünü rahat ettirmeye, hoş tutmaya çalışırız. Ayrılırken memnun ayrılmasını isteriz.

Önce Irak’ta, sonra da Suriye’de savaşın her türden olumsuzluğundan kaçanlara sadece Türkiye kucak açtı.

Bunun birçok sebepleri var. Bunlardan biri yukarıda da temas ettiğimiz üzere misafirperver kültürümüz ve töremiz.

İkincisi karadan sınırımız göz önüne alındığında coğrafi olarak yangında kaçılabilecek ilk ve yegâne topraklara sahip oluşumuz.

Suriye ve ırak topraklarının son on yılı ile mukayese ettiğimizde ise Türkiye ekonomik ve sosyal açılardan bir cennet sayılır.

Avrupa’ya göç etmek isteyenlerin de ilk durağı daima ülkemiz oldu.

Bu coğrafyada siyasi haritalarla birlikte demografik yapının da değişmesi hedeflendiğinden büyük kitleler halinde göçler öngörülen bir gelişme idi.

Bu göçleri önceden öngören güçler; bu göçlerin toplanma bölgesi olarak Anadolu topraklarını belirlemiş olmalılar ki, Suriye sınırındaki tüm mayınlar temizlenerek bu güne hazırlandı.

Geçenlerde bir cenazenin mezarlıktaki defni esnasında hemen yandaki grubun Arapça konuştukları, mezar taşı üzerinde de Arapça yazıldığını fark ettim. Daha önce de hiç Türkçe bilmediği için, bize yabancı Arapçası ile marketteki kasiyere derdini anlatmaya çalışan birisi dikkatimi çekmişti. Buna her sokakta ev kiralayan ya da satın alan yeni komşularımızı, yeni esnafımızı, kafelerde ya da çay bahçelerinde masaları dolduran, AVM’lerde kalabalıklığı artıran şarki göçmenleri eklediğimizde; üzerinde durup düşünülmesi gereken bir hassas husus olduğunu fark ederiz.

Nüfusumuz 78 milyon iken 4 milyon göçmen bu nüfusun %5 ine tekabül eder ki en masum değerlendirmeye göre bu iktidarı belirler.

İçlerindeki Türkmen kardeşlerimizin başımızın üzerinde yerleri var. Ama bunun dışındaki Irak ve Suriye vatandaşı unsurların arasına kimlerin karışmış olabileceğini bir hayal edebilir misiniz?

Göçmenleri kucaklamak uğruna güney sınırlarımızdaki zafiyetten kimlerin istifade ettiğini tahmin edemez misiniz?

Masum ve milli konuklarımız bir yana, (onları tenzih ederim) ama korkarım ki bizim iç savaşımız (Allah esirgesin) olacaksa kendi vatandaşlarımız arasında değil, bizimle bu göçmenlerin arasına karışmış belalılarla olacak.

Bu günden devlet ve millet olarak tedbirler almalıyız.

Birincisi kayıt dışı kimse kalmamalı. Sokağımıza ve apartmanımıza yerleşen misafirlerimizi mahallenin muhtarına bildirmeliyiz. O da ilgili kurumlara bildirmeli.

Masum ve iyi niyetli mağdurlarla yakınlık kurmalı, onların dostluklarını kazanmalı, Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve Türk Milletine minnet duygusunun kaybolmamasını sağlamalıyız.

Eğer bu günden tedbir alamazsak kara gün geldiğinde bu misafirlerimizin masum büyük bir kısmı ile beraber hep birlikte kötü gelişmelerin mağduru oluruz.

Nasreddin Hoca’nın son zamanlarda kapısı sıkça çalınır olmuş. Gelen tanrı misafiriyim der, yer içer konaklarmış.

Artık bıkan Hoca, son gelen de “ben tanrı misafiriyim” deyince elinden tutup camiye götürüp avlusuna bırakmış. “Yanlış geliyorsunuz, tanrının evi burası” demiş.

Sabrımız ve takatımız bitince biz nereye götüreceğiz.

Fahrettin BEŞLİ

Davetli Milli Misafirlerimiz.

Tarihin en kaotik ve tehlikeli zaman diliminde bu dünyada yaşamak bizim kaderimizmiş.

Hibrit bir savaşın tam odağında yangının bizi sarmaması için dua ediyoruz.

Yaşadığımız coğrafyadaki hâkim renk ateş, kan ve gözyaşının medyana getirdiği kızıllık. Bu kızıllık gün batımı mı, yoksa şafak mı söküyor bilemiyoruz. Ancak içinde bulunduğumuz alacakaranlık; trajedinin ve dramın hâkim olduğu detaylarla çok daha ürkütücü bir hal alıyor.

Birçok alt başlığı üzerinde söylenecek çok söz var. Bunların en önemlilerinden birisi de sonradan türetilmiş DAEŞ/İŞİD gibi şeytani örgütlerin vahşetinden; savaşın vahim yan etkileri olan açlık, yokluk, yurtsuzluk, işsizlik, can ve mal güvenliği yoksunluğundan kaçan göçmen ve mültecilerin geleceğidir.

Bizler töremiz ve kültürümüzün gereği olarak darda olan herkese kucak açar, kapımıza geleni geri çevirmeyiz. O saatten sonra kapımızdaki bizim misafirimizdir.

Onu ağırlamaya gayret ederiz. Kilerdeki son yumurtamızı ona kırar, son somunumuzu önüne koyarız. İhtiyaçlarını gideririz. Bedenini ve gönlünü rahat ettirmeye, hoş tutmaya çalışırız. Ayrılırken memnun ayrılmasını isteriz.

Önce Irak’ta, sonra da Suriye’de savaşın her türden olumsuzluğundan kaçanlara sadece Türkiye kucak açtı.

Bunun birçok sebepleri var. Bunlardan biri yukarıda da temas ettiğimiz üzere misafirperver kültürümüz ve töremiz.

İkincisi karadan sınırımız göz önüne alındığında coğrafi olarak yangında kaçılabilecek ilk ve yegâne topraklara sahip oluşumuz.

Suriye ve ırak topraklarının son on yılı ile mukayese ettiğimizde ise Türkiye ekonomik ve sosyal açılardan bir cennet sayılır.

Avrupa’ya göç etmek isteyenlerin de ilk durağı daima ülkemiz oldu.

Bu coğrafyada siyasi haritalarla birlikte demografik yapının da değişmesi hedeflendiğinden büyük kitleler halinde göçler öngörülen bir gelişme idi.

Bu göçleri önceden öngören güçler; bu göçlerin toplanma bölgesi olarak Anadolu topraklarını belirlemiş olmalılar ki, Suriye sınırındaki tüm mayınlar temizlenerek bu güne hazırlandı.

Geçenlerde bir cenazenin mezarlıktaki defni esnasında hemen yandaki grubun Arapça konuştukları, mezar taşı üzerinde de Arapça yazıldığını fark ettim. Daha önce de hiç Türkçe bilmediği için, bize yabancı Arapçası ile marketteki kasiyere derdini anlatmaya çalışan birisi dikkatimi çekmişti. Buna her sokakta ev kiralayan ya da satın alan yeni komşularımızı, yeni esnafımızı, kafelerde ya da çay bahçelerinde masaları dolduran, AVM’lerde kalabalıklığı artıran şarki göçmenleri eklediğimizde; üzerinde durup düşünülmesi gereken bir hassas husus olduğunu fark ederiz.

Nüfusumuz 78 milyon iken 4 milyon göçmen bu nüfusun %5 ine tekabül eder ki en masum değerlendirmeye göre bu iktidarı belirler.

İçlerindeki Türkmen kardeşlerimizin başımızın üzerinde yerleri var. Ama bunun dışındaki Irak ve Suriye vatandaşı unsurların arasına kimlerin karışmış olabileceğini bir hayal edebilir misiniz?

Göçmenleri kucaklamak uğruna güney sınırlarımızdaki zafiyetten kimlerin istifade ettiğini tahmin edemez misiniz?

Masum ve milli konuklarımız bir yana, (onları tenzih ederim) ama korkarım ki bizim iç savaşımız (Allah esirgesin) olacaksa kendi vatandaşlarımız arasında değil, bizimle bu göçmenlerin arasına karışmış belalılarla olacak.

Bu günden devlet ve millet olarak tedbirler almalıyız.

Birincisi kayıt dışı kimse kalmamalı. Sokağımıza ve apartmanımıza yerleşen misafirlerimizi mahallenin muhtarına bildirmeliyiz. O da ilgili kurumlara bildirmeli.

Masum ve iyi niyetli mağdurlarla yakınlık kurmalı, onların dostluklarını kazanmalı, Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve Türk Milletine minnet duygusunun kaybolmamasını sağlamalıyız.

Eğer bu günden tedbir alamazsak kara gün geldiğinde bu misafirlerimizin masum büyük bir kısmı ile beraber hep birlikte kötü gelişmelerin mağduru oluruz.

Nasreddin Hoca’nın son zamanlarda kapısı sıkça çalınır olmuş. Gelen tanrı misafiriyim der, yer içer konaklarmış.

Artık bıkan Hoca, son gelen de “ben tanrı misafiriyim” deyince elinden tutup camiye götürüp avlusuna bırakmış. “Yanlış geliyorsunuz, tanrının evi burası” demiş.

Sabrımız ve takatımız bitince biz nereye götüreceğiz.

Fahrettin BEŞLİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yoruma Kapalı

Sizin İçin Seçilen

Bir Silkiniş Destanı KÖY ENSTİTÜLERİ-II

Neden Kuruldu? Köy Enstitüleri, yeni Türkiye Cumhuriyetinin; ihtiyacın ve çağın çok gerisi…